22 Şubat 2008 Cuma

Mutsuzluk


İçiniz kararmasın hemen, başlığa bakıp, mutsuz anlarınıza dalarak… Hepimizin çok derin yaraları ve mutsuzlukları olmuştur bu hayatta. Ve biliyorum; sizin yaranız en derini, sizin derdiniz en büyüğü… “Senin ki de dert mi be kardeşim?, zamana bırak geçer gider" öğüdünü almak işe yaramasa da, çokça dinlemişsinizdir eminim. Herkesin derdi vardır. Çevrenizde ki yapay görüntüleri sıyırdığınızda, karşınıza çıkan kişiliklerde hep birkaç darbe bulunur, tabi keşfedebilene. İş keşfetme meselesi de değil asılda, bir mutsuzluk yarışı da yok ortada, ama nedense insanlar mutsuz anlarında birbirlerini dinlerken ve yaşanmışlıkları anlatırken, böyle bir bağ kurmaya çalışıyor. Mutsuzluğun sebebi konu her ne ise, o konu hakkında herkes birkaç yorumda bulunur, hatta karşısındakine olan sevgisinden ve onun üzülmemesini istediğinden; "bak ben de böyle bir şey yaşamıştım" hikâyeleri anlatılır durur… Dertler katlanarak çıkar karşınıza, sanki yaşınızla beraber alınan kötü haber sayıları çoğalmaktadır. Kendisi için maddi hedefler koyan bir çok kişi yıkılır bu yolda. Çünkü yıllardır savaştığı koltuğa oturmuştur, yıllar borcunu ödediği ev artık onundur… Maddi ihtiyaçlar hiç bitmez deseniz de, bir ev bir araba ve geride kalacaklar güzel bir gelecek hayalleri vardır, bu başlığın içinde. Peki kalbiniz bunlarla mı atar? Tüm bu tek depremle yıkılabilecek maddi ihtiyaçlar mı ışıldatır gözlerinizi?

Hikayelerde, kadehlerde, duygusal melodilerde saklıdır bu üzünçgiller ama en tehlikelisi kalpte saklı olanlarıdır. Kalbinizin derinlerine sakladığınız gözyaşı olup akamayan, dilere name olamayan bu mutsuzluk aslında içindeki ışığın sönmesidir belki de, bilemezsiniz... Kimi zaman hepimiz hayata karşı inancımızı tüm güvenimizi yitiririz. İşte tam da bu yitik zamanda, siz kendinize olan inancınızı ve elinizdeki değerleri görmeseniz bu mutsuzluk içinizde bir yerlere saklanır ve kemirmeye başlar sizi.

Depremle yıkılmıştır binalar ve her depremde yıllar devrilir, toprağa karışır gider. Mutluluğu karıştırır çoğu insan, sanar ki bu koltukta oturunca mutluluk tam yanımda, bu evin sıcaklığı ısıtacak içimi… Maddi her şeyi değerli kılan, onların maddesel değerlerimidir sizin için bilemem. Parmağınıza taktığınız o çok değerli pırlanta mı değerli olan yoksa, bir metal tel mi? Hangisi daha çok mutlu eder insanı? Ve bir eşya nasıl değerli olur? Nasıl mutluluk verir?
Günümüzde insanlar enerjilerini düşüren insanlarla vakit kaybetmek istemiyorlar çoğu zaman, böyle zamanlarda daha iyi görebilirsiniz en iyi dostlarınızı sevdiklerinizi… Geçer gider zaman, unutursunuz, üstesinden gelirsiniz, bugün inansanız hayata, belki insanlara değil de, kelebeklere inansanız önce, yine de geçer gider… Nazım Hikmet’in karıma Mektup şiirde dediği gibi Yaşarsın karıcığım,kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısıen fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı.

Mutluluğu ölçerken birinci bardak ile onuncu bardak arasında aynı mutluluk olmadığını söylüyor iktisatçılar. Her sahip olunanla değer kaybediyor, elinizdekiler. Çevrenizde ki insanlar yetmiyor size, eviniz dar geliyor, arabanız eski şimdi… Hep daha fazlası için çabalıyor insanoğlu, ister işi olsun ister eşi, sanki huzuru değil de mükemmeli arıyor kusursuzmuşçasına… Dört dörtlük kıyafetlerin içinde ki yapay gülüşlerde bulmaya çalışınca huzuru, sanki hayatın huzur bulacak tüm köşeleri kapılmış gibi geliyor insana…

Sevmediğiniz her tavrı için suçladığınız insanlar oluyor, kalbinde çırpınan kelebek ise bu tavırlardan gözükmüyor bile. İnsanlar kendilerini anlatmaya çalışırken doğal olmayı deneseler belki her şey çok daha kolay olacak ama işte... Olması gerekenleri sunmak ile başlıyor hatalar, mutsuzluklar...

Bugün kendinize bir iyilik yapıp, mutluluk için gerekli ana başlıkları silseniz hayatınızdan ne dilerdiniz? Ben sizin adınıza cevap vereyim; huzur ve sevgi dilerdiniz.
Peki bu sevgi sizin kalbinizde yoksa kim size bu sevgiyi sunabilir ki? Siz her gün içtiğiniz dünyanın ta öbür ucundan gelen kahve tanelerinden yaptığınız sıcak sütlü kahveye dilinizi yaktığı için kızarken, içine bir parça huzur katsanız ve deseniz ki, şanslıyım. Bir koltuğum, kitabım ve kahvem var…

18 Şubat 2008 Pazartesi

Şimdi Reklamlar!

Türkiye’de reklamcılığın gelişimi, dünyanın diğer taraflarındakinden pek farklı olmamış, ekonomik ve ticari hareketlerin paralelinde reklamcılık da kendi yolunda ilerleyerek bugünkü seviyeye gelmiştir.İlkel reklamcılık devri bizde de tellallar, çığırtkanlar, işportacılar, tezgahtarlarla normal seyrini sürdürmüştür. Bir çoğumuzun hala karşılaştığı, sesli reklamcılık ile ilgili olaraksa,Türk esprisi ve zekasının eseri sayılabilecek ilginç sloganlar yerleşmiş, günümüze kadar gelmiştir. "Elimi kestim, kan akıyor kan" diyen karpuzcu, "Bal kutusu" benzetmesiyle malını satan kavuncu, "İkizlere takke" diye bağırarak tezgahındaki sütyenlere dikkati çekmeye çalışan işportacı reklam edebiyatına eserler katan isimsiz sa­natçılardır. Nane Şekeri keten helva, macun satıcılarının söyledikleri maniler reklam edebiyatı sınırlarım aşıp folklorumuza kadar girmiştir. Günümüzde bile mahalle aralarında zerzevat, boza, vb. dolaştıran seyyar satıcılar yeni yeni esprilerle reklam edebiyatımızı zenginleştirmektedir.
Peki, televizyonda saniyesi için yaklaşık 1500$ ödenen ve hergün binlercesiyle karşılaştığımız (fakat çoğunu görmediğimiz) bu sektör neden bu kadar önemli? Son yıllarda ön plana çıkan markalaşma global dünyada tutunabilmek için bir çok firmanın yatırım yaptığı bir unsur oldu. Bir çok firma markaları için yüksek reklam bütçeleri ayırdı. Aslında tüm firmaların amaçları aynıydı, hedef kitleye ulaşmak ve ürün ile müşteri arasında bir bağ kurmak. Kimi firmalar yaratıcılıklarıyla bunu başarabilirken kimileri ise bu reklam çöplüğünün arasında kaybolup gitti. Şimdi biz bireyler için bile çok zor olan bir şeyi yapmak zorunda firmalar; değişmek zorundalar… Peki nasıl? Değişmeden, yenilenmeden olmaz mı bu iş? Doğrusu, bu yenilenmeyi bireysel olarak inceleyebiliriz. Uzun zamandır spora başlamanız gerektiğini düşünüp duruyorsunuz, sağlığınız için bu şart fakat siz bir türlü o ilk adımı atmıyorsunuz, ilk adımı atmak da yetmiyor aslında bu bir süreç çünkü ve bu süreç içerisinde sizin zaman ayırmanız ve çaba sarfetmeniz gerekiyor. Daha sağlıklı bir vücut için sporun gerekli olduğunu bilen bizler, bir türlü hayat kalitemizi arttıramadık gitti. İşte aynı şeyi firmalarımıza da yaptık. Kurumsal kimliğimizin yetersiz olduğunu ve babdan kalma bir ad ile ilerleyemeyeceğimizi bile bile “buna da şükür” deyip devam ettik. Halbuki bu zaman ve emek isteyen bir süreçti. Üstüne üstük şimdi bir çok firma doktoru olan, reklam ajansları da var. Yani doktorumuzun bize “spora başlaman gerek” demesini bekledik. Ve şimdi, rakiplerimize bakınca daha fazla zaman kaybetmek bize sadece markamızı değil müşterilerimizi de kaybettirecek. Tabi ki bu her kurumsal kimlik yanlış oluşturulmuştur demek değil, adımlarını sağlam atan ve Pazar paylarını her geçen gün büyüten bir çok firmada sektörde yer almaktadır. Reklam sektörüne olan ilgi 2000’li yılların başından itibaren artmıştır. Ve bu ilgiyle beraber farklı reklam kanalları oluşmaya başladı. Şimdi gün içinde nerelerde reklamla karşılaşıyorsunuz bir düşünün, radyo,televizyon, gazete, dergi, internet, outdoor reklamlarından tutunda, cep telefonunuza smsle gelen mesajlara kadar dört yanımız çevrelenmiş durumda… Farklı reklam araçlarıyla ilgili olarak en son morfikirler.com sitesinde karşıma çıkan örnek ise Hangernetwork adlı bir firmadan geldi. Bundan kısa bir süre önce Hangernetwork adlı firma Ecohanger elbise askısı üzerine bir iş modeli kurulmuş. İş kısaca kurutemizlemecilere üzeri reklamla donatılmış elbise asklılıklarını dağıtmak. Aslında değiştirerek uygulamaya çok açık bir model.İş modeline bakınca, aklınıza bir çok firma gelebiliyor; Mesela kuruyemişçiler. Tam rakam olmasa da Ege Bölgesinde 15,000'in üzerinde kuruyemişçi vardır. Bu rakam tahmini bir rakam. Kuruyemişçilerde en çok kullanılan ürün kesekağıtları ve tüm kuruyemişçiler bu kesekağıtlarını parayla alıyorlar. Şimdi bir düşünün bu kesekağıtlarının üzerine reklam alınsa ve ücretsiz olarak kuruyemişçilere dağıtılsa neler olur?1-Ürün reklamı tüketiciye doğrudan en keyifli anında ulaşır.2-Reklamcılıkda yeni ve kazançlı bir yöntem uygulanmış olur.Bu kesekağıtları her kuruyemişçiye aylık olarak 1000 adet dağıtılsa 15.000*1000: 15 milyon adet eder. Hangernetwork adlı firma askılığı HAFTADA 50 milyon adet dağıtıyor. İşi araştırma aşamasında iyi bir fizilite yapmak, kuruyemişçilerin adreslerini tespit edip görüşlerini almak, kargo şirketleriyle anlaşmalar yapmak gerekli.İş ile ilgili bir kaç ufak not daha eklemek istiyorum.-Kesekağıtlarının altına kargo firmasınında reklamı alınarak kargo maliyetide azaltılabilir.-Hangernetwork geri dönüşümlü kağıtları kullanıyor.Bu iş fikri uygulandığı zaman reklam vermeyecek firmaya doğrusu şaşmak gerekir. Bankalardan tutunda bir çok sektör tüketiciye doğrudan ulaşma fırsatını kaçırmayacaktır.
Kendiniz ve firmanız için yeni bir şeyler yapın, reklam stratejilerinizde dokunulmamış ve keşfedilmemişe doğru yelken alın. Sağlıklı ve güçlü bir firma için spora başlamak gerek...
Muhammet Ok’a Teşekkür ederim